Türkiye’de ulus inşası I – Sozdar Çetin

Türkiye’de ulus inşası I – Sozdar Çetin

17/04/2020 Kapalı Yazar: Sozdar Çetin

Sanayi devrimiyle birlikte oluşan kapitalist sistemden önce ülkeler toprak temelli feodal sistem ile yönetiliyordu. Feodal sistemde, devleti yöneten ‘siyasi elitler’ ülkenin merkezi yapısını belirlerken diğer kesimler ise merkezden kopuk ve bağımsız yaşamlarını sürdürüyordu. Feodal dönemde insanların ortak bir inanç etrafında toplandığı ve bu inancın da insanların yaşamını şekillendirdiği bir durum vardı. Bu dönemde toplum üzerindeki egemenlik, dinler üzerinden tesis edilmiştir. Devlet yöneticileri, güçlerini tanrıdan aldıklarını söyleyerek hegemonyalarını ve iktidarlarını meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

Ancak ‘sanayi devrimi’ sonrasında gelişen kapitalizm birlikte artık ‘hegemonya’ ve ‘iktidar’ ile beraber ‘ulus’ kelimesi de karşımıza çıkıyor. Ulus, belirli bir alanda ya da bölgede yaşayan insanların ‘ortak düşünebilmesini’, ‘ortak hissetmesini’ ve ‘ortak davranabilmesi’ için yaratılmış bir kavramdır. İnsanların farklılıklarının törpülenebilmesini için ortaya atılan bu kavram aslında yeni ayrışmaların da temeli olacaktır. Kapitalizmde ‘ulus’ kavramı dışında ancak ‘ulus’ ile ilişkili olan karşımıza çık çıkan kavramlardan birisi de ‘milliyetçilik’tir. ‘Milliyetçilik’ ise yeni sistemin yani ulus devletlerin kendisini yaşatabilmesi için uygun zemini hazır eden bir kavramdır. ‘Milliyetçilik’ sistemin devamlılığı için toplumda belli kalıplar üretmiştir ama bu yapay gerçeklik beraberin birçok krizi de getirmiştir. Bu yazımda Türkiye’nin uluslaşma sürecini ve bu süreç içerisinde de milliyetçiliğin kullanımı ve yarattığı krizleri ele alacağım.

***

Osmanlı Devleti, son döneminde tüm dünyada etkili olan temel bir krizle karşı karşıya kalmıştır. 1789 Fransız Devrimi’yle birlikte belirgin şekilde ortaya çıkan ‘özgürlük’, ‘eşitlik’ ve ‘milliyetçilik’ gibi kavramlar, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan çeşitli etnik kökene ve inanca sahip “azınlıkları” etkilemiştir. Osmanlıdaki “azınlıklar” da bu kavramları zamanla tanıyarak ve sahiplenerek kendi ulusal devletlerini kurma fikri içerisine girdiler. Osmanlı gibi kozmopolit yapıya sahip devletlerin, bu kavramların ve taleplerin olduğu bir dünyada eskisi gibi yönetime devam etmeleri güçtü.

Osmanlı modernleşmesi

Osmanlı Devleti’nde de dünyadaki bu değişimi fark eden ve -bir yanıyla zorunluluk olarak- sistemde değişiklikler yapmak için adım atan ‘yenilikçiler’ olmuştur. Osmanlı padişahlarından II. Mahmud, din ve dil ayrımı yapmama temeline oturttuğu ‘Osmanlıcılık’ fikrini öne sürerek klasik hiyerarşik yapıyı değiştirmek istemiştir. Bu fikir, 1839 yılındaki Tanzimat Fermanı’yla birlikte vücut bulmuştur. Bu fikre göre ortak ve eşit bir yaşam çerçevesinde devlet, “azınlıkların” da haklarını koruyacaktır. Tabi devlet bu yenilikleri getirirken toplumdan da bağlılık ve sadakat beklemektedir. Bu karşılıklı uyum yakalanırsa amaçlanan devletinin bütünlüğünü korumaktır. Bu fikre bağlı olarak 1839-1876 yılları arasında laiklik içinde değerlendirilecek bazı kanunlar çıkarılmıştır. Devlet kademelerinde Gayrimüslimler dinlerini koruyarak ilk kez Tanzimat Fermanı sonrasında yer bulmuştur. Ayrıca Gayrimüslimlerin, Müslümanlarla eşit haklara sahip olması 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı’yla güvence altına alınmıştır. Ama yapılan değişiklikler toplumun taleplerini yeterince karşılayamamıştır.

Gayrimüslimlerin, kendi kendilerini yönetebilme arzusu ve bir ulus olma isteği karşısında Osmanlı Devleti dayanamamıştır. Gayrimüslimlere elbette bazı yabancı devletlerin destek vermesi de söz konusudur. Yabancı devletlerin Gayrimüslimlere destek vermesi; Müslümanlar üzerinde büyük bir toprak kaybetme ve kendi üstünlüklerini yitirme korkusuna neden olmuştur. Gayrimüslimlere karşı üstünlüğünü kaybetme korkusu zaman içerisinde düşmanlığa ve kine dönüşmüştür. Düşmanlığa bağlı olarak kin ve öfke gibi duygular da toplum içerisinde ayrışmayı derinleştirmiştir.

Osmanlıcılık fikri ve II. Abdülhamid

Osmanlıcılık fikri gibi toplumda farklı etnik kökene ve dine sahip grupları yeniden tek çatı altında toplamak isteyen fikirler, savaşlarda yaşanan yenilgilerin de etkisiyle hızlı bir şekilde başarısızlığa uğramıştır ve tasfiye edilmiştir. Zaman içinde Osmanlı’daki Gayrimüslimlerin hem sayısı hem de toplam nüfusa oranı azalmıştır çünkü yaşamlarından endişe duyan Gayrimüslimler Osmanlı’nın kaybettiği topraklara zorunlu olarak göç etmiştir. Bu noktada şuna değinmek gerekiyor; kaybedilen savaşlar sonucunda Osmanlı’ya Müslüman göçü de olmuştur. Bu göç tersten Osmanlı’nın kalan topraklarında yaşamaya devam eden Müslümanlar arasında da ‘kendilerinin de topraksız kalacağı’ korkusuna neden olmuştur. Göç eden Müslümanlar ise bu korkuyu daha farklı olarak yeniden aynı duruma düşecekleri ve tekrardan başka bir yerde yabancı olacakları endişesi içinde yaşamışlardır. Bu endişeler ve korkular toplumda bir bütün olarak, duygu birliği oluşmasını engellemiştir ve boşluğu yaratmıştır. Elbette bu boşluk, bir ihtiyacı da doğurmuştur. Bu ihtiyacı da Osmanlı padişahlarından II. Abdülhamid görüp bir devlet politikasıyla karşılamaya çalışmıştır.

II. Abdülhamid, dönemindeki toplumsal durumu ve bu durumun nedenlerini kendi açısından iyi analiz etmiştir. Toplumda yaşanan öfke, korku, kin gibi duyguları kontrol edip yönetim sisteminde kullanacağı bir araca dönüştürmüştür ve politika haline getirmiştir. Bu politikanın etkisiyle Sünni Müslümanlardan oluşan Hamidiye Alayları’nı kurmuştur. Hamidiye Alayları ile sınır güvenliğini sağlayacak bir gücün oluşması ve Osmanlı topraklarının her köşesinin denetlenmesi amaçlanmıştır. Hamidiye Alayları, yabancı devletler tarafından destek görebilecek ve Osmanlı için “tehdit oluşturacak” Gayrimüslimlere karşı kurulmuştur. Hamidiye Alayları’nın kurulmasındaki önemli ve alt nedenlerden biri de Ermeni korkusudur. Bu korkuya karşı II. Abdülhamid Kürtler’in Ermeni korkusunu bir silah olarak kullanmıştır. II. Abdülhamid, Ermeni korkusuna karşı Hamidiye Alayları’na Kürtleri alarak hem Ermenileri yalnızlaştırmıştır hem de bu şekilde Kürtlerin olası bir ayrışma riskini önleyecektir.

Kürtlerin Ermeni korkusu

Ermeni milliyetçiliğinin artması, Kürtler için o dönemde bir korku oluşturmuştur. Binlerce yıldır yaşadıkları topraklar Kürtler için riskli hale gelmiştir çünkü Ermenilerin güçlenmesi fikri, Kürtlerin zihninde topraklarımızdan olacağız endişesi yaratmıştır. Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin amir hükümleri de Kürtlerin bu endişesine ve korkusuna zemin oluşturmaktadır. Bu maddeye göre; ‘Ermeni Meselesi’ uluslararası diplomatik bir sorun haline geldiği ve Ermenilerin herhangi bir tehdit durumunda destekleneceği bildirilmiştir. 61. madde, gerek Osmanlı gerekse diğer güçler tarafından uygulamaya konul(a)mamıştır. Bunun en temel nedenlerinden biri de Ermenilerle ve Kürtlerin beraber yaşadıkları bölgelerde Kürtlerin nüfus olarak üstün olmalarıdır fakat bu üstünlük Ermeni korkularını yenmekte yeterli olmamıştır. Zira 1879 yılında doğan ve 1881 yılında II. Abdülhamid tarafından bastırılan Şeyh Ubeydullah İsyanı Osmanlı’ya ve İran’a karşı Ermeni tehdidinin yarattığı bir isyandır. Bu bilgiler ışığında oluşan toplumsal tabloda Kürtler’in yerini anlamak günümüzü de ışık tutacaktır.

Burada dikkat edilecek önemli olan ayrı bir husus ise bu alaylara Alevilerin kati suretle alınmamasıdır. Alevilerin Müslüman olmadığı yönündeki düşünceler, onların Sünni Müslümanlardan farklı bir yaşam tarzı sürmeleri,  inançlarını ve dinin gerekliliklerini Sünni Müslümanlardan farklı yaşamaları ve daha başka nedenden dolayı da Alevilere karşı “güvensizlik” hâkimdir. Bu güvensizlik hali; devletin, ayrımcılık içeren politikalarında görülebilir. II. Abdülhamid döneminde hayata geçirilen bu İslamcılık politikası ilerde çerçevesi de daha çok daralacak ve belirginleşecektir. İslamcılık politikası zaman içinde Sünni Müslüman çizgide netleşerek kurulacak olan yeni devletin “makbul vatandaş” kıstaslarından birisi haline gelecektir.

JönTürkler’in ve İTC’nin tarih sahnesine çıkışı

Yeni devletin kuruluş sürecinde ise en etkin rol Jön Türkler adı verilen ve II. Abdülhamid’e muhalif olan grupta olacaktır. Jön Türkler, tıbbiye, harbiye, mülkiye, mühendishane ve baytar mektebi gibi ‘modern’ okullarda iyi eğitimler almış ‘aydın’ gençlerden oluşuyor. Bu gençlerden oluşan grup, II. Abdülhamid’in baskıcı rejiminde düşüncelerini özgürce ifade edemedikleri gerekçesiyle muhalif bir duruş sergilemişlerdir. Meşrutiyeti savunup meclisin yönetimde etkin rol olması gerektiğini savunarak padişahın yetkilerinin kısıtlanmasını istemişlerdir. Parlamentarizm düşüncesini savunmanın yanı sıra amaçları ‘devletin ve ülke bütünlüğünün’ nasıl korunacağına dair bir çözüm yolu bulmaktır. Jön Türkler farklı görüşleri içinde barındıran heterojen bir yapıya sahip olmasından ötürü farklı gruplar halinde farklı önderler etrafında örgütlenmişlerdir. Bu örgütlenmenin en sağlam ve aktif olan grubu ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. Kurulduğu ilk dönemde gizli faaliyet yürüten bu cemiyet, harbiye ve tıbbiye öğrencileri tarafından desteklen de ilerleyen zamanlarda genişlemiştir. İTC, 1908’de meşruti düzenin yeniden kurulmasında öncü rolü oynamıştır. Daha sonra siyasi partiye dönüşen İttihat ve Terakki Fırkası 1918’e kadar Osmanlı Devletini yönetmiştir. Türkçülük fikri bu örgütlenmiş yapı arasında konuşulmaya ve hâkim görüş haline gelmeye başlamıştır. Özellikle kültürel olarak yaşanılan fakat henüz ideolojik bir temele oturtulmamış olan Türkçülük, Yusuf Akçura’nın yayımladığı Üç Tarz-ı Siyaset ile birlikte siyasi bir ideolojiye dönüşmenin başlangıç noktasıdır.

Güçlenen Türkçülük fikri etrafında buluşan İttihat Terakki yönetimdeki Osmanlı’da II. Meşrutiyet sonrasında Ermenilere yönelik şiddet eylemleri artmıştır. Örneğin; Adana’da Ermenilere yönelik saldırılar ve katliamlar gerçekleştirilmiştir. Tahmini ölü sayısının 20 ila 30 bin arası olduğu düşünülmektedir. İttihat ve Terakki’den doğan yönetim boşluğunda meydana gelen katliamların sorumlusu olarak İslamcı kesim görülmüştür Ermeniler tarafından.

İttihat Terakki’ye göre Türklerin çoğunlukta olmadığı yerlerde Gayrimüslimlerin ve Gayri-Türklerin gerçek bir Türk sayılabilmesi için asimile edilmeleri gerekiyordu. Bu anlayış çerçevesinde o dönemde özellikle ve ilk olarak bugünkü Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Ermeni nüfusu asimile edildi. Bölgedeki nüfusun Müslümanlar ve Türkler lehine değişmesi için ardı arkası kesilmeyen Ermeni kıyımı başlatıldı.

Ermenilere karşı Müslüman Türk ve Kürtler üzerinde yaratılan sahte korku ve endişe hissi, Türklerin ve Kürtlerin, Ermeniler karşısında birleşmelerine neden olmuştur. O dönemde Kürtler, Hristiyanların yarattığı tehlikeye karşı güvenilecek bir unsurdur fakat bu konuda güven duyup dayanışmakla beraber Kürtlerin de Türkçülük çerçevesinde asimile edilmesi gerektiği anlayışı İTC tarafından alttan altta yayılmaktadır. O dönemdeki hâkim siyaseti ve ‘Gayri-Türkler’e ve Gayrimüslimlere karşı izlenen politikayı daha iyi anlayabilmek için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinden Dr. Şakir’in yazdığı metinden faydalanabiliriz. Bu siyaset tarzının ötekileştirmeyi, ayrıştırmayı ve imha etmeyi nasıl normalleştirdiğini Dr. Şakir’in kaleminden net bir şekilde anlayabiliriz:

“Çeşitli milletlerin hak iddiaları, bizler için ciddi bir sıkıntı kaynağıdır. Dile, tarihe ve etnisiteye dayalı emeller canımızı sıkıyor. Bütün gruplar yok olmak zorundadır. Topraklarımızda tek ulus -Osmanlı ulusu- ve tek dil -Türk dili- olmalıdır. Bizler için can alıcı bir zorunluluk olan bu durumu Rumların ve Bulgarların kabul etmesi kolay olmayacaktır. Onlara bu acı reçeteyi yutturmak için Arnavutlarla başlamamız gerekiyor. Yenilmez olduklarını düşünen bu dağlılara boyun eğdirdiğimiz zaman gerisi kendiliğinden gelecektir. Arnavutları topa tuttuktan sonra, Müslüman kanı döktükten sonra artık gavurlar dikkatli olsun. Kılını kıpırdatan ilk Hıristiyan, ailesinin, evinin ve köyünün yerle bir edileceğini görecektir. İlk kurşunu Müslüman Arnavutlara sıktığımız için Avrupa sesini yükseltmeye ya da bizi Hıristiyanlara işkence etmekle suçlamaya cesaret edemeyecektir.”[1]

1912-1913 yıllarındaki Balkan Savaşları ile beraber Doğu Anadolu Bölgesi dışında yaşayan Gayrimüslimlerin ve Gayri-Türklerin asimile edilerek toplumun yapısını değiştirilmek isteyen anlayış yeni bir aşamaya geçti. Osmanlıcılık fikrinin tamamen terk edilmesinin ifadesi olan bu yeni aşamanın nedeni; İttihat ve Terakki tarafından Makedonya ve Batı Trakya’daki diğer toprakların kaybedilmesinde asıl sorumlu olarak Gayrimüslimlerin görülmesidir. Bu düşünce devamında Gayrimüslimlerin ülke içerisinde bulundurulmaması noktasına gelmiştir ve homojen bir toplum yaratılmak istenmiştir.

Türkçülük fikri ve Ermeniler

Türkçülük fikrini savunan aydınların düşüncelerini topluma yayması ve Türkçülüğün toplumda daha fazla karşılık bulması için topluma bir savaş açılmıştır. Böylece Osmanlıcılık düşüncesinin artık kalan topraklar üzerinde birleşme ve bütünleşme sağlamayacağı kesinleşmiştir ancak Türkçülüğün birleştirici bir güç olarak topluma sunulması dışında -henüz- bir karşılığı yoktur. Bu nedenle 1922 yılına kadar bu fikre mensup devlet yetkilileri ve aydınlar, İslamiyet’i bilinçli ve kontrollü bir şekilde ön plana çıkarmıştır. Türkçülük fikri etrafında toplumda oluşması gereken ortak duygu birliği, geçici bir süre daha kimi önkoşullar oluşana kadar İslamiyet üzerinden sağlanmıştır.

Türkçülük fikrinin sistemleşmesi ve yaygınlaşması için önemli bir adım olan ‘Türk Yurdu’ dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Bu dergide dönemin önemli isimlerinden Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin gibi isimler yer almıştır. Dergide yayınlanan ve -İttihat Terakki’nin ideologlarından olan- Tekin Alp tarafından yayınlanan ‘Türkler Bir Ruh-ı Milli Arıyorlar’ isimli yazıda; “Türklere, Türk olduklarını, zaferli bir mazileri ve ümitlerle dolu bir istikballeri bulunduğunu; yalnız bunun için her şeyde bir ve birbirlerine müin [yardımcı, destekçi] olmaları iktiza ettiğini yorulmaksızın tekrar etmelidir(…) Bir kavmi teşkil eden şey, hakiki müşabehet [benzerlik] (…) değil, bu müşabihlik [benzeme] hayalidir.[2] denilmektedir. Ziya Gökalp de toplum içerisinde Türklük bilincinin olmadığını söyleyip bu durumdan şikâyet ediyordu fakat bu durum Gayri-Türkler için tersten işlemektedir yani etnik bilinç Kürtler’de, Arnavutlar’da vd. milletlerde de oluşmaktadır. Bu sebeple yaratılmak istenen Türk ulusu için gerekli unsurları oluşturacak ortak paydalardan birisi İslam’dır. İslamiyet’i de kapsayan ortak vicdan, ortak akıl, ortak inanç ve ortak duygu Türklüğün yaratılmasında önemli kıstaslardandır. En nihayetinde de oluşturulan Türklük bilinciyle Batı’nın ‘modern toplum’ yapısına ulaşmak amaçlanmaktadır. Bu çizgi doğrultusunda yapılacak asimilasyona ve asimile edilemeyen toplulukların cezalandırılması ya da ülkeden gönderilmesi düşüncesine giderek meşruluk kazandırılmaya çalışılmıştır. Bu meşruluk İttihat ve Terakki’nin 1913 yılı itibariyle devlet politikası haline gelmiştir ve bu bağlamda “vatanı” Bulgarsızlaştırmak, Rumsuzlaştırmak, Ermenisizleştirmek… fikri artık eyleme geçirilmiştir. Birtakım Ermeni örgütleri de devletin bu asimilasyon ve kırım politikalarına karşılık çeşitli “işbirliği” içerisinde olmaya başlamıştır. Balkanların kaybedilmesinden sonra devlet ve halk nezdinde bir Ermenistan ya da Kürdistan devletini kurulacağı ve böylece Doğu Anadolu’nun da kaybedileceği korkusu iyice art(tırıl)mıştır. Ermenilerin, kendi talepleri doğrultusunda kazandıkları haklara savaştan çıkmış ve askeri ve mali olarak zayıf durumda olan İttihat ve Terakki itiraz edemez durumdadır ancak Ermenilerin elde ettiği bu haklara karşı Müslüman halk içerisinde de öfke derinleştirilmektedir.

Bu konjonktürde İttihatçılar, ‘Müslüman, Sünni ve Türk sentezli’ yeni toplumsal yapı için henüz uygun koşulları ve uluslararası şartları oluşturabilmiş değildir. Bu durumun da etkisiyle İttihatçılar arasında bir yandan fikir ayrılıkları yaşanan bir dönemde Osmanlı Devleti -1914 yılında- Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşı’na girecektir.


[1] Bkz. Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi s. 114-115 (Ankara Dipnot Yayınları)

[2] Bkz. Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi s. 120-121 (Ankara Dipnot Yayınları)


Not: Yazının ikinci bölümünde İTC’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinin ardından Türkleşme sürecindeki gelişmeler, yeni ulus devletin kuruluşundaki kıstaslar ve tüm bunların günümüze yansıması ele alınacaktır.