Antik Yunan’da ‘Ölüm’

Antik Yunan’da ‘Ölüm’

13/03/2020 Kapalı Yazar: Kurtuluş Aras

                                                                                       “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
                                                                 Zalim talihin oklarına ve yumruklarına dayanmak mı daha onurlu,
                                                                                                                 Yoksa bela denizlerine karşı silahlanıp,
                                                                                                      Bunlara bir son vermek mi? Ölmek, uyumak.
                                                                          Hepsi bu; bir uykuyla bitirebilmek bütün ıstırapları sonunda,
                                                                            Doğanın bedene miras bıraktığı bin bir acıyı sona erdirmek,
                                                                      Canı gönülden istenecek bir son olmaz mıydı? Ölmek, uyumak;
                                                                                       Uyumak! Ve belki düş görmek: İşte bütün zorluk bu.”

Shakespeare, Hamlet, III, 1.

Ölüm; geçmişten günümüze filozofların, şairlerin ve ozanların bir besin kaynağı olarak faydalandığı, toplumun temel ögesi olan bireylerinin ise zorunda kalmadıkları süre boyunca kaçındığı bir konu olarak hayat perdesinin karanlık kulisi arkasında bekleyen, zamanı geldiğinde sahneye çıkıp kaçınılmaz tiradını seslendiren bir gerçek olarak hayatımızda yer edinmiştir. Bu yazımda Antik Yunan’da ölüm düşüncesi üzerine bir inceleme yapacağım. Tarihte, “Antik Yunan’da ‘ölüm’” meselesi farklı zamanlarda, farklı yerlerde ve farklı kavramlarla ilişkilendirilerek ele alınmıştır. Tarihe hızlıca bir bakacak olursak; hayatın son bulması, ruhun bedenden ayrılması, bir dönüşüm, seyahat, köprü, geçiş, başlangıç, veda, uyku hali, ceza ve daha başka birçok farklı kavram üzerinden ‘ölüm’ ifade edilmiştir.

Altın Çağ

Tarihte ‘ölüm’ün tam olarak bilinmediği, destanlar yazmadığı kahramanlıklar doğurmadığı, hayatın tatlı bir sonu olarak görüldüğü bir çağ da vardır. Bu çağa ‘Altın Çağ’ denir. Ütopik bir zaman dilimi olarak bilinen ‘Altın Çağ’ Yunan şair Hesiodos’ a göre; hiçbir sorunun olmadığı insanların hep genç kaldığı hastalığın olmadığı, insanların geçim derdinin bulanmadığı, ölümün insanlara acı yoluyla değil sadece tatlı bir uyku ile geldiği bir dönemdir.  Ancak Prometheus tanrılardan ateşi çalarak ‘Altın Çağ’ı kapatır ve insanlara medeniyeti yani öldürmeyi ve ölümü öğretir. Kimilerine göre gerçek olduğu inanılan ‘Altın Çağ’, geleceğin de bir özlemi olarak hala umudunu korumaktadır.

‘’Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden
 Niçin bir kez daha olmasın?
 Her şey dönüp dolaşıp
 Gelmiyor mu eski yerine?
 Düşündüğüm, öğütlediğim gibi benim
 Paylaşsaydı insanlar
 Yararları, mutluluğu ve ahlâkı
 Cennet olurdu dünya…
Uyanık, temiz sevgiler gelirdi diyorum
 Azgın, kör sevgiler yerine
 Yalan dolan, bilgisizlik yerine
 Gerçek bilgi gelirdi
 Ve kardeşlik zorbalığın yerine.’’

          Tommaso Campanella 
          Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu

Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı kimine göre sadece bir şiirdir ancak ne tarihi Homeros’tan ne de Homeros’u tarihten ayırmak mümkün değildir. Öyle ki; Yunan toplumu bugün bile ‘Homeros toplumu’ olarak tanımlanır, Homeros’tan önce ve sonra diye zaman ikiye bölünmüş ve geçmiş zaman için ‘Homerik dönem’ denilmiştir. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanı, savaşın beraberinden getirdiği yıkımı ve ölümü ve yaşamı konu aldığı için -ilk yazılı ölüm belgelerinden biri olmasından dolayı- önemli bir kaynaktır.

Antik Yunan’da ‘ölüm’ü konu alırken, konunun bir kısmını Homeros’un İlyada destanı üzerinden yani o dönemde olan ölüm algısı, ölüm sonrası yas ve cenaze törenleri üzerinden meseleyi anlatmaya çalışacağım. Homeros’un İlyada destanında savaşa, ölüme, ölüm sonrası yasa-mateme ve ölülerin cenaze törenleri ile ilgili bir sürü örnek mevcuttur. Bu örnekler içinden en acıklı olanına bakalım. Aklımıza ilk olarak Hector’un ölümü gelebilir ancak kesinlikle Hector’un öldürdüğü Patroklos’un ölümü destanda daha acıklı ifade edilmiştir. ‘Acı’ ve ‘hüzün’, Patraklos’un ölümünde çok yoğun bir şekilde hissedilir. Yunan şair Homeros, bu ölümü anlatımıyla adeta tüyleri diken diken eder.

Tam bu noktada kısa bir şekilde İlyada destanın konusu olan Truva Savaşı’nı anlatmak gerekirse:

Troya(Truva) kralı Priamos’un oğlu Paris, Akha kralı Agamemnon’un kardeşi Menelaos’un eşi Helen’i kaçırır, Troya kentine getirir. Bu sebep iki şehir devleti arasında bir savaşın ateşini fitiller. Savaşa pek çok Yunan şehir devleti katılır. Akhalar büyük bir ordu toplayarak Troya kentinin önüne gelir. Agamemnon, bu savaşın kumandanıdır. Savaşa Akhalılar’ın yanında katılan Akhilleus, gücü, cesareti ve savaşçılığı ile savaşın en önemli figürlerinden biridir ve Troyalılar ondan çok korkmaktadırlar. Savaşa ilk başta gönüllü olarak gelen Akhilleus daha sonra bu savaşa pek yanaşmaz. Bu durumun sebebi ise Agamemnon’un, Akhilleus’un sevdiği kadını elinden almış olmasıdır. Tabi Akhilleus’un savaştan çekilmesi Truvalılar için fırsata dönüşür ve saldırıya geçerler. Agamemnon yaptığı hatayı anlamıştır ama çok geçtir. Akhilleus’un zırhını giyen Patroklos, savaş sırasında Hector tarafından öldürülür. Akhilleus, Patroklos’un ölüm haberini duyunca yıkılır çok üzülür hem de çok öfkelenir. Homeros’un İlyada destanın da bu olay şöyle anlatılır:

”Ünlü Nestor’un oğlu yanına geldi,
sıcacık yaşlar döke döke söyledi kara haberi:
”Vah yiğit Peleus’un oğlu, vah sana,
çok acı bir haber duyacaksın şimdi,
bu başımıza gelenler gelmez olaydı keşke:
Patraklos öldü, çıplak ölüsü için başladı kavga,
tolgası ışıldayan Hektor’da aldı senin silahlarını.
Böyle dedi, Akhilleus’u kapkara bir yas bulutu kapladı.
iki eliyle aldı ocağın küllerini,
döktü başının üstüne, kirletti güzelim yüzünü.
Mis kokulu gömleği bulandı kapkara küle.
Sonra uzandı boylu boyunca tozun toprağın içine,
elleriyle çekip kopardı, kirletti saçlarını.
Akhilleus ile Patroklos’un savaşta aldığı kadınlar,
bağrıştılar Akhilleus’un arkasından acı acı
attılar kendilerini kapılardan dışarıya,
göğüslerini başladılar dövmeye elleriyle”

Homeros, İlyada, 13. Baskı, Can Yayınları 
 Akhilleus Patroklos’un ölü bedenini kucaklarken – Gavin Hamilton (1723-1798)

Pakraklos’un ölü bedeni daha sonra tören için deniz kıyısına götürülür. Törende büyük bir acı ve matem söz konusudur ancak Akhilleus’un acısı da gözyaşları da bir başkadır. Bu zamana kadar yüzlerce adam öldüren düşmanın yüreğine korku salan yiğit Akhilleus, Patroklos’un ölü bedeni üzerine elini koyar ve acıyla inler. Ve ardından şöyle der:

“Ama ben madem senden sonra gireceğim toprağa,
gömmem seni, canına kıyan adamı tepelemeden,
 silahlarını, kafasını getirmeden buraya, gömmem seni.
 Odun yığının önünde keseceğim boğazını
 on iki tane parlak Troyalı çocuğun,
senin ölümünden alacağım öcümü.
 Böyle kalacaksın kıvrık gemilerin yanında o güne dek,
 çevrende geniş göğüslü Troyalı, Dardanoslu kadınlar
 gözyaşı döke döke gece gündüz ağıt yakacak”

Homeros, İlyada, 13. Baskı, Can Yayınları

Akhilleus, yaptırdığı yeni zırhla tekrar savaşa katılır. Akhilleus’un ilk işi Hektor’la savaşmak olur ve Hektor’u öldürür.

 Akhilleus Hector’un cesedini Truva kapılarının önünde sürüklerken – Franz Matsch (1892)

Bu sırada tanrılar devreye girer. Ares, Phoibos Apollon, Artemis, Afrodit ve Xantos Truvalılar’ın yanındadır ama Pallas Athena, Hera, Poseidon, Hermes ve Hephaistos da Akhalar’ın yanındadır. Zeus ise sürekli taraf değiştirmektedir. Akhilleus kendinde büyük bir motivasyon hissederek Truva surlarına dayanır ama Apollon Paris’e yardım eder. Paris Akhilleus’u topuğundan bir okla vurur. Akhilleus kan kaybından oracıkta ölür. Truvalılar’dan Hektor, Akhalar’dan Akhilleus ölmüştür. Akhilleus’un arkadaşı Aias ise tanrıların oyununa gelerek delirir ve canına kıyar. Odysseus, bu kentin kurnazlıktan başka yolla ele geçirilemeyeceğini anlamıştır. Bir zanaatkâra ünlü Truva Atı’nı yaptırır. Atın içine saklanan askerler dumanla dışarıda kendilerini gözleyen arkadaşlarına haber verirler. Kapısını açtıkları kalenin ele geçirilmesini sağlarlar. Paris ve Priamos öldürülür ve daha sonra da Helena Menelaos’a geri verilir.

Filozofların gözünden ‘ölüm’

Şimdi bu örnekten sonra tekrardan konumuza geri dönecek ve biraz da filozofların gözünden ‘ölüm’e bakacak olursak; yüzyıllar içinde ‘ölüm’, nasıl sanatçıların zihinlerini kurcalayan bir imgeye dönüşmüşse benzer şekilde filozofların da zihinlerini kurcalamıştır. Zamanla farklı bakış açıları ortaya çıkmıştır. Her düşünür ölüme kendi dönemiyle ilişkili olarak farklı bir anlayış ve farklı bir biçim getirmiştir.

Bunlardan bazıları şu şekildedir: M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış Yunan filozof Sokrates’e göre ‘ölüm’ yoktur. Sokrates, ölümün yalnızca bir değişim olduğunu, insanı bir boyuttan başka bir boyuta taşıyan bir geçit olduğunu söyler. Sokrates’e göre öldükten sonra insanlar yine bir araya gelecektir bu sebeple ölümden korkmanın hiçbir anlamı yoktur. -Bugün Sokrates ile ilgili bilinen bütün her şey Platon, Ksenof ve Aristophanes’in yazılarından ibarettir.-

Sokrates’in öğrencisi olan M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış Yunan filozof Platon’a göre ise ‘ölüm’ bedenin ruhtan ayrılarak kendi kendine kalması, öbür taraftan ruhun bedenden ayrılarak kendi kendine var olmaya devam etmesidir. Ölüme mahkûm edilen insanın bedenidir, asıl olan ruhtur, ruh ölümün gelmesiyle bedenden kurtulur.

Stoacılar da kısmen Platon gibi ölümü ruhun bedeni terk etmesi olarak görmüşlerdir ancak ruh onlara göre maddeseldir. Ruh da bir beden gibidir, maddeseldir. Stoacılar için ölümle beraber acı sona erer, sonrasında insanı bekleyen hiçbir şey yoktur.

Örneğin; Epikuros da ölümü ‘fizik kuramları’ ile inceler. Ona göre beden ve ruh atomların birleşmesiyle oluşur. Onun için ‘ölüm’, atomların ayrışmasıdır. Epikuros hayatın içinde ölümün olduğunu ve iki olgunun zıtlığının kendi birliğini oluşturduğunu düşünür. Hayat varsa ölüm olmalı, ölüm varsa hayat olmalıdır. İnsan evreni yalnızca duyularıyla algılayabilir, ölümle beraber duyu ortadan kalkar ve ölüm artık bir hiçtir. Bu sebepten ölümden korkmak anlamsızdır.

Antik Yunan’da filozoflar arasında dönem dönem -etkileşimin doğal bir sonucu olarak- ‘ölüm’ü ele alış konusunda benzerlik olsa da, her daim farklı şekillerde ele alınan ‘ölüm’ halen günümüzde ucu açık bir felsefe konusu olarak devam etmektedir.

***

Antik Yunan’da ölüm ve sonrası

Ölüm karşısında çaresiz olan insan, tarih boyunca ölümü onurlandırmak, ölümden sonra hatırlanmak için ve “diğer dünyaya bir görev” düşüncesiyle çeşitli ölümlerin ardından törenler düzenledi. Zaman içinde bu törenler geleneklerin de bir parçası haline geldi. Ölümle ruhun bedenden ayrılarak tanrıya ulaşması düşüncesi her toplumda farklı algılandı. Bu algıyla bağlantılı olarak her toplumda -elbette farklı inanışlardan dolayı da- çeşitli cenaze ritüelleri ve bununla da ilişkili olarak farklı mezar tiplerinin oluşmasına olanak sağladı. İlk başlarda açılan bir çukura yerleştirilen cansız beden zamanla anıtsal niteliği olan mezar tiplerine dönüştü. Bu konuyla ilişkili çarpıcı bir örnek verecek olursak; Antik Yunan’da sadece çok büyük suçlar işlemiş insanlar gömülmeden bırakılırdı. Ayrıca Antik Yunan’da ölme hakkı gibi bir hak vardı. Birey eğer yaşamak istemiyorsa, sebeplerini Senato’ya bildirerek izin almak şartıyla hayatına son verebiliyordu ancak intihar eden kişinin intihar ederken kullandığı eli kesilerek vücudundan ayrı bir yere gömülüyordu.

Ölü bir bedene iki tür tören uygulanıyordu. Birincisi; gömülerek yapılan yani ölünün bütünlüğü korunarak yapılan cenaze törenleri. Gömerek gerçekleşen definlerde ‘ölüyü para ile gömme’ ritüeli bilinene göre en yaygın cenaze töreniydi. Bunun sebebi ise Yunan Mitolojisi’nde bedenden ayrılan her ruhun Hades’in yönettiği Ölüler Diyarı’na gidecek olması inancıdır.

Ölüler Adası – Arnold Böcklin (1880)

İnanışa göre ölen insanları ruhu ‘Styks’ isimli nehrin yanına gelirdi. Nehrin kıyısında Kharon adlı kayıkçı ölen insanların ruhlarını nehrin diğer kıyısına yani ölüler diyarına geçirirdi. Ancak karşıya yani ölüler diyarına geçmek o kadar kolay değildi. Bunun için Kharon’a para verilmesi gerekliydi, aksi takdirde ruh sonsuza kadar nehrin kıyısında kalır ve asla huzura kavuşamazdı. Günümüzde hala bu inanışa göre cenaze törenlerinin devam edildiği veya bu inanışın bir yansıması olan törenlerin olduğu söyleniyor.

İkincisi; yakılarak yapılan cenaze törenleriydi. Bunlara ‘kremasyon’ deniliyor. Yakılarak yapılan cenaze törenlerinde de ölünün gözlerine para konuluyor. Gömerek değil de yakılarak cenaze törenlerinin gerçekleştirilmesinin sebebi ise et ve kasların bir an önce yok olursa ruhun serbest kalacağına inanılmasıdır. Yakılan cesetten kalan küller ise seramik kaplara yerleştirilir ve ölü bu kimi zaman kapla beraber gömülürdü.  Antik Yunan’da ‘kremasyon’ yöntemi yalnızca çocuk ve bebek cesetlerine uygulanmazdı.

Cenaze oyunları

Toplum içinde yüksek statüye sahip insanların ölümünde ise ölünün ruhunu hoşnut etmek için ‘cenaze oyunları’ düzenlenirdi. Örnek olarak İlyada’da Pakroklos’un ölümü için düzenlenen oyunlar verilebilir. Bunlardan ilki beş yarışmacının olduğu bir araba yarışıdır. Bu yarışı Diomedes kazanır, ardından Akhilleus ikinci olarak bir boks karşılaşması düzenler. Ünlü boksör Epeios rakibi olan Euryalos’un çenesine indirdiği bir yumrukla yere serer. Üçüncü karşılaşma da ise Odysseus ve Aias arasındaki güreş düzenlenir, sonuç beraberedir. Dördüncü olarak da koşu yarışı düzenlenir. Odysseus, Aias ve Antilokhos’un katıldığı koşu yarışını ise Odysseus kazanır. Beşinci olarak Aias ve Diomedes silahlarını kuşanmış bir şekilde dövüşür. Bu dövüş Aias ya da Diomedes’in ölümü ile son bulacağı için dövüş yarıda kesilir. Daha sonra külçe atma, ok ve cirit atma yarışmaları ile cenaze oyunları son bulur. Yarışları kazananların ödülleri ise; üçayaklı kazanlar, katırlar, atlar, leğenler ve kadın esirler olur.

Bugün günümüze kadar kalan yazılı kaynaklar ve sanat eserleri Antik Yunan dönemi hakkında biz insanlara geniş bir bilgi kaynağı bırakmıştır. Ancak Antik Yunan’da ölüm sonrası yas ve cenaze törenleri, yapılan yeni arkeolojik kazılar sonucunda sürekli çeşidini artırmaya devam etmektedir.  Ölüm algısı ise filozoflar için daha önce dediğim gibi ucu açık bi felsefe konusu olarak devam etmektedir. Tıpkı doğa gibi tarih de tekrar tekrar kendini yenilemektedir.